En Yakın Etkinlikler
holding-hands-banner

MUTLULUĞUN SOYLU BİR YÖNTEMİ : GÖNÜLLÜLÜK

SynFa9ud_rSosyal psikolojinin bulguları arasında yer alan önemli bir psikoloji deneyinin içeriği şudur  : Bir grup deneğe, birazdan kendilerine çok yüksek olmayan voltajda bir elektrik akımı verileceği,  canlarının çok yanmayacağıyla birlikte, hissedecekleri düşük voltajlı akıma, bilimsel bulguların insanlığın hizmetine sunulabilmesi açısından dayanıklılık göstermelerinin beklendiği söylenir. Daha sonra ise, sıraları gelene kadar isterlerse bir odada yalnız başlarına, isterlerse de diğer birkaç deneğin bulunacağı bir odada bekleyebilecekleri söylenir ve sonrasında deneklerin tercihleri gözlenir. Ortaya konan bulgu şudur : denekler, diğerlerinin nasıl hissettiklerini öğrenebilmek, kendi korkularını ya da  kaygılarını hafifletebilmek ve kendi durumlarını karşılaştırabilmek amacıyla neredeyse tamamen diğer kişilerle birlikte bekleme tercihinde bulunmuşlardır.

Hayat içerisinde buna çok benzer olarak bu tür korku durumlarında, hissedilen kaygılarda, beklentilerde, yıkımlarda ya da yoğun coşku durumlarında paylaşma ihtiyacı içerisinde bulunuruz. Sosyalleşme, birlikte yaşam ve paylaşım, insanın en temel primordiyal özellikleri arasında yer alır.

Modern çağlarda da örneklerine rastlayabildiğimiz gibi, bu birlikte yaşam ihtiyacının yanına bir de farklılaşma ihtiyacı eklenebiliyor. Duyguları, ihtiyaçları, düşünceleri ve korkuları bir takım insan gruplarıyla benzerlik gösterirken – ki bu kişinin kendisini ait hissettiği bir ırka, bir sosyal yapıya vb. denk düşebilir- , bir de kendi gibi düşünmeyen, hissetmeyen ve hatta kendininkine benzer fiziki özelliklere sahip olmayan insan gruplarıyla dahi farklılaşma ihtiyacı duyar. Hayvansal güdülerinin bir yansıması olarak ortaya çıkan fakat bu kadar rahat ifade edilemeyen bu açlık, kişinin kendini tarif edebilmesinin, fenomenal bir şekilde varolabilmesinin tek geçer yolu olarak görülürken, binlerce yıldır çarpışmaların, çatışmaların, savaşların ve fanatizmin doğurucusu olmuştur.

O kadar ki, örneğin çok yakın bir tarihte, insan haklarının ve laikliğin merkezi olarak gösterilen Fransa’da günlerce süren ve göçmenlerle polisler arasında ortaya çıkan çatışmalar, onlarca arabanın ve işyerinin kundaklandığı ve ateşe verildiği olaylar esnasında Fransa İçişleri Bakanı,  tüm bu olayların sebebinin göçmenlerin Fransa’ya girişlerine izin verilmesi olduğunu söylemiştir. Bugün hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, hangi ten rengine sahip, hangi dine mensup ya da hangi ırktan olursa olsun tüm insanların tek bir doğaya sahip oldukları unutulmuş bir gerçektir. Birlikte yaşam, esasında tüm bu farklılıkların üzerinde olan bir birlikte yaşamdır fakat, bugün, birlikte yaşam fikri unutulmuş dahası, farklılıklar çoktan tahammül sınırını aşmıştır. Yine çok yakın tarihte, Almanya’da, Hollanda’da ve bazı büyük Avrupa kentlerinde kundaklanan her kiliseye karşı bir cami ve her camiye karşı bir kilisenin kundaklandığı bir dönem yaşadık.

Oysa Darwin’in genişletilmiş teorisinde değinildiği gibi, insanın evrimi birbiriyle rekabet etmekten değil, tam tersi, bize geleneksel felsefenin aktardığı gibi diğerini anlayabilmekten, sevebilmekten ve gerektiğinde diğeri için harekete geçebilmekten, fedakarca eylemde bulunabilmekten geçer.

Yine çok yakın zamanlarda ABD’nin batı kıyısında, çok büyük bir kasırga felaketiyle ve hemen arkasından ortaya çıkan yağma olaylarıyla karşılaştık. Bu “beklenmeyen” durumun ardından  bu tür ekonomik, doğal ya da politik olağanüstü olaylar  karşısında insanların ne tür tepkiler verebileceklerine ilişkin bilgiler gözden geçirildi. Psikologlara göre bu tür durumlar karşısında iki tür insan davranışı gözlemlenebilmektedir. Birincisi, örnek olayda da şahit olduğumuz gibi insanların, yöntemlerinin ahlaki olup olmadığına bakmaksızın, kendi zararlarını tazmin etmeye çalışmalarıdır. Oysa gözlemlenebilen ikinci tür davranış, bazı insanların yine aynı tür durumlarda, diğer insanları bir araya getirip, organize etmeleri ve zararı daha doğal, etkin, yapıcı ve ahlaki yolla tazmin etmeye çalışmalarıdır. Zor, olağanüstü ve ilkel bu durumlar, Jung’un da dediği gibi insâni yüksekliğin gözlemlenebileceği esas durumlardır. Böyle zamanlar, insâni yüksekliğin ortaya çıkmasına en çok ihtiyaç duyulan fakat buna karşın tezahür etmesinin en zor olduğu anlardır. Felsefi gönüllülük, çekirdeğini, bu zor zamanlarda, kendi çıkarının ötesinde, kollektif bir iyiyi arayan ve onun için harekete geçen insanın aklında ve yüreğinde bulur.

Nepal_arama_01-298x180Gönüllüğü, sosyal, ekonomik, kültürel ya da siyasi pek çok şekillerde tanımlamak mümkün ki bu gün, gönüllüğün tarifi bu planlara indirgenmiştir. Fakat böyle düşündüğümüzde , bundan yüzyıllarca önce yaşayan ya da yüzyıllar sonra yaşayacak insanla derin benzerliği yakalayabilmenin ötesinde, geçici olanın sudaki yansıması gibi kısa süre sonra kaybolacağız. Oysa eylemin içinde, varoluşun içinde zamansız olanı aramalıyız. Bu ona, tüm koşullardan bağımsız bir biçimde sahip olduğu doğayı yeniden kazandırabilmenin tek yoludur. Gönüllülük, insana özgü, dinamik, felsefi bir değerdir. İnsanlığın her aşamasında var olan, herhangi bir zamana ya da coğrafyaya, kültüre, düşünceye indirgenemeyecek, kataloglanamayacak bir şeydir. Çünkü tanımı, her şeyden önce bir kazanım beklentisinin ötesinde hareket edebilmektir. Karşılıksız yapmaktır.

Tüm insanlar yaşadıkları uzamdan doğan çeşitli yapıları içinde barınır. Kültür, sosyal yaşam, ekonomik yapı, coğrafi özellikler, tarihsel etmenler gibi… Bunların tümü insan yaşantısını etkileyen kuramlar olmasına rağmen, insanın yapısını, doğasını değiştiremez ya da deforme edemez. Var olan bir insan doğası söz konusudur ve tektir. Bu kuramsal ilişkiler, insana kendi öznel durumuna ilişkin araçlar sunabilirler. İnsanlar için doğal biçimde farklılıklar gösterecek bu araçların, söz gelimi yaşam şekli, aile ya da şirket içi bağların bu insanların doğalarına ilişkin bir farklılık oluşturamayacakları kesindir. Farklı olmayan bir şey söz konusudur. Herhangi öznel bir duruma indirgenemeyecek olan ve tüm insanlığı derin bir şekilde bir araya getiren şey. İnsanın doğası ve insanın doğasına ilişkin olarak ortaya çıkan arayış. Ve yine bu derin benzerlik algılandığında sahip olduğumuz benliğin ve insan doğasının evrensel boyutuna şahit olacağız. Tagore’un dediği gibi :  “Hayal gücünün gücü arttıkça salt hayali boyutunun azalarak gerçekle uyumunun artmasına benzer bir biçimde bireyselliğimizin de gücü ölçüsünde evrensel olana kendini açma olasılığı artacaktır. Çünkü onun büyüklüğü evrensel olan içeriğinde saklıdır.”

İçinde yaşadığımız ve mutluluğun, özgürleşmenin, huzurun çeşitli tüketim ürünlerine ve o ürünlere sahip olan insanın yaşamına indirgendiği çağda dolayısıyla insanlarda hızla tüketmeye endekslenmiş oluyorlar. Eğer güzel elbiselerim yoksa nasıl mutlu olabilirim? Güzel elbiselere sahip olabilme, dolayısıyla da tüketebilmek için kazanmalıyım. Kazanmak için yarışmalıyım. Ne kadar yarışırsam o kadar kazanır, ne kadar kazanırsam o kadar mutlu olurum. İnsanın zihinsel bir zaaf şeklinde ortaya çıkan bu eğilimi, modern yaşam eğrilerinde körüklenir ve sonrasında diğer planlarda farklı görüntüler altında ortaya çıkar. Sadece parasal ya da fizik planda değil aynı zamanda psikolojik, zihinsel ve duygusal planlarda kazanımlara ya da tatmin olmaya adapte olmak bu koşulların ortaya çıkardığı insan karakteristiğidir.

12496051_984036131654966_257136164278033291_oTatmin arayan ve tatmin peşinde koşan, başkasının yerine kendini koyamaz. Bir başkasının kendini onun yerine koyması gerekir. Bir başkasını anlamak, ona saygı duymak ya da bir başkası için, bir başka şey için fedakârca davranışlar söz konusu olmaz. Kendinde diğer insanları ve dışındaki varlıkları inşa etmeye kalkışmaz. Kendini başkalarında inşa etmeye çalışır. Bütünleşme söz konusu olmaz. Bir başkası, onun için acısının nedenidir. Çünkü insanlar onu anlamaz, zaten o da yaşadığı olayları anlayamıyordur. Olayların değişken kabuğu içine sıkışan insanın bu özelliği iyice güçlenir. Ve bugüne geldiğimizde bir başkası için harekete geçebilmek, fedakârca davranabilmek, karşılıksız yapabilmek bizim için bir yığın çöpün içinde birkaç parça daha çöptür.

Şimdi biliyoruz ki, tüm bu şartlar altında acının ve kötünün hakim olduğu bu dünyada Jorge Angel Livraga’nın dediği gibi bir mango meyvesi olabilmek yerine, bir ceviz gibi bizi dış dünyanın tehlikelerinden koruması için savunma mekanizmaları, aşırı güvenlik takıntıları ya da eleştiri hastalığı ve bahane üretme alışkanlığı gibi bir takım özelliklerle oluşturduğumuz kabuğumuz içinde yaşamayı tercih ediyoruz. Sessizliğin Sesi’nde söylendiği üzere, bir kaplumbağa gibi kişiliğimizin kabuğuna çekiliyor ve bu ben kabuğu içinde yaşıyoruz. Bireyciliğin içine hapsolup, dışımızda var olan her şeye potansiyel tehlikeler olarak bakıyoruz. Bu türlü davranışlarımız, yine JAL’in örneğindeki açılımla, iç bir yetkinlikten yoksun olup, bize ait tüm duyguların, düşüncelerin dışımız tarafından belirleniyor olmasıdır. Oysa bir iç yetkinlik, dışımızla olan sağlıklı iletişimin anahtarı olacaktır.

Diğerlerini anlamamız ve günümüz insanının temel açmazlarından biri olan “öteki” sorunu konusunda, “öteki” için karşılıksız, etkin ve fedakâr tavrın ortaya çıkması gönüllüğün temelini oluşturur. Gönüllü eylemin temel dinamiği olan sevgi, ötekini anlayabilmenin en önemli aracıdır. Leonarda Da Vinci’nin dediği gibi “İnsan, ancak sevdiği şeyi bilebilir”. Sevdiğimiz şeye açarız kendimizi, sevmediğimiz şeye ise kapatırız. Ve insan diğerlerini anladığı ölçüde kendini evrensel olana açacaktır ve bu da hizmetin ortaya çıkması ve yaşam suyunun akması için doğal yataklar sunacaktır. Yine Tagore’dan yapacağımız bir diğer alıntıda filozof şöyle demektedir : “İnsan, kendi benliğinin dikkate alındığı yegâne şey olduğu bir dünyada yaşıyor olsaydı, o zaman, o dünya onun için tasavvur edilebilecek en büyük hapishane olurdu. Çünkü insanın en derin coşkusu, “her şeyle daha fazla bütünleşme yoluyla giderek büyümekte yatar”. İnsanın sevdikçe büyümesi, benlik kabuğunun içine hapsolmaktansa dışarıya çıkıp özveriyle ve iradeyle yaşamın kendi içinde inşa olmasına izin vermesi, Aristoteles’in şu sözlerinde hayat bulur : “İnsan, sevdikçe var olur”. Çünkü sevdikçe anlayabiliriz, sevdikçe tanıyabiliriz ve sevdikçe büyüyebiliriz. Korku kültü ortaçağın karanlıklarından çok daha yakındır günümüz insanına, gönüllülük gibi bir değeri kendi içinde inşa etmektense, ortaçağın o küçük derebeylikleri gibi, korkunun hakim olduğu kapalı, tecrit edilmiş, yüksek savunma duvarlarının arkasında sıkışmıştır. Dışındaki hayata yabancıdır. Akıp giden zaman, sadece sınırlı dönemlerde sırtında taşıdığı psikolojik bir değerdir. Yaşamın içinde varolan ve birlik içinde çalışarak evreni inşa eden devirsellik sadece astral düşüşlerde ve derin umutlanışlarında şahit olabildiği bir iç sıkıntısıdır. Yaşadıklarımızdan ders alarak büyümek, yalnızca eski zamanlardan dönen bir iç çekiştir.

Gönüllülükle ilgili olarak sıklıkla unuttuğumuz bir şey var diyor, Delia Steinberg Guzman : “Gönüllüğün sadece birilerine bir şeyler sunmak olduğu basit düşüncesine kapılmamalıyız. Sık sık bir şeyler sunmak için sahip olmak gerektiğini fark etmiyoruz.” Bu, avucumuzun içinde sunabilecek bir metaya sahip olabilmek anlamına gelmez. Sahip olmamız gereken şey, ihtiyacı olanlara yardım edebilmek için özgür bir iradedir. İnsanı  büyüten bu ben kabuğu içinde yaşamak, bireyciliğin içine hapsolmak değil, tam tersi diğerlerini anlamak yoluyla tüm şeyler arasında doğal bir bağ kurabilmek ve benliğinin sınırlarını genişletebilmektir. İnsan bu yolla büyür ve bu yolla onun kendine ait bilinci bir evrime uğrar. Kendini yaşama açar ve varolan her şeyin içinde inşa olmasına izin verir. Ancak bu sayede toplumsal planda gönüllülük olarak isimlendirdiğimiz tarzda davranışlar ortaya çıkar. Bu sayede anlar ve kendi içinde varolan evrensel boyutu keşfeder. Bütünün içinde bütünün özelliklerine sahip işlevsel bir parça olur ve yine bütünün kendisidir. Kendini ve yaşadığı evreni tanımaya doğru cesur adımlar atabilir. Adil, iyi ve güzel bir dünyanın parçası olur. Tabii ki gönüllülük dediğimiz şeyin doğasında bu felsefi yapısı sebebiyle süreklilik onu karakterize eden şey olur. Ne yaptığımızı, neden yaptığımızı, eylemin şekli ve gerekliliği bilinmediğinde bu felsefi doğa da ortaya çıkamayacaktır. Bu halde sürekli de olmayacaktır. Moda düşünceler eşliğinde ortaya çıkan davranışlar, gönüllülükten farklı şeylere daha iyi örnekler teşkil edebilir. Ama bu felsefi karakter ortaya çıktığında ve sebep kişinin kendisine ait olduğunda ortaya çıkan her zaman sürekliliktir. Ve bu sebeple Aristoteles’in de erdemin anlaşılmasının yollarından biri olarak saydığı süreklilik gönüllülüğün temel yapı taşı olur.

“Sadece erdemli olan bireyler,daha iyi,daha adil ve daha güzel bir toplum oluşturabilirler.” Jorge Angel Livraga

KAYNAKLAR

Gönüllü Hizmet – Delia Steinberg Guzman

Gönüllülük – Güner Örücü – Yeni Yüksektepe Dergisi 33.Sayı

Sadhana – Tagore

 

Yazar : Kemal Karadayı

Yazarın Kitapları:

Paylaş

Bakmak İsteyebilirsiniz...

ibni-sina

İBN SİNA, OKULU VE MEŞŞAİ GELENEKTEKİ YERİ

   Mantık, fizik ve matematikten sonra İbn Sînâ, ilahiyata (metafizik) yöneldi. Aristoteles’in Metafizik adlı kitabını ...

Bir Cevap Yazın