En Yakın Etkinlikler
facemutluluk

Mutluluk ve Anlam

Dünya Sağlık Örgütü(WHO)’nün tahminlerine göre 2020 yılında ölümlerin bağlı olduğu sebepler arasında kalp rahatsızlıklarından facemutluluksonra depresyon ikinci sırada gelecek. Her geçen gün artan bir hızla antidepresan kullanımı, psikosomatik rahatsızlıklar ve intiharlarla karşılaşıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nde şaşırtıcı olsa da bugün maalesef intihar sayıları cinayet sayılarından fazladır. Terör saldırısında ya da uçak kazasında hayatını kaybedenlerin yüzlerce katı sayıdaki insan yaşamına içine düştüğü buhranlar ve depresyon sonucu kendi elleriyle son veriyor.  Televizyonlarımız ya da ana haber bültenlerinde pek yer ayrılmasa da her geçen gün artan sayıdaki intihar vakaları zamanla ölümlerin en başlıca sebepleri arasında yer almaya başlıyor. Peki nedir biz insanın sorunu?

Mutluluk üzerine yapılan araştırmalar ve oluşturulan veritabanı her geçen gün genişliyor ve görünen o ki modern dünyanın ihtiyaçları artık bu konuda daha fazla konuşmak ve araştırma yapmayı seçeneksiz hale getiriyor. Mutluluk elbette yeni bir konu değil ama modern zamanların ulusal ve ekonomik kaygıları, düşük maliyetli işgücü, bir üretim aracı olarak insandan beklenenin her geçen gün artması ve rekabet koşulları insanı hayatta kalmak ve daha fazla sahip olmak için ölçüsüzce yaşamını çalışmaya adamasını gerektiriyor. Büyük ekonomik krizler, politik çalkantılar, terörize hale gelen savaşlar, güvenlik kaygıları ve daha pek çok şey insanın gün geçtikçe küçülmüş dünyasında kaybolmuş hissetmesine neden oluyor. Tüm bu olup bitenler, dinamiklerini insan doğasından almadıkları gibi insanın içsel ihtiyaçlarını dikkate de almıyor. Bütün bu koşullar insanın daha fazla bencilleşmesi sonucunu doğuruyor ya da gerektiriyor.

Bu döngünün içerisinde tek çıkış yolu gibi görünen daha fazla sahip olma fikri insanı sadece kendi ve sahip oldukları ya da sahip olmak istedikleri ile ilgilenme noktasına getirirken artık sadece kendisi ile ilgili şeyleri görmeye başlıyor. Bu şekilde gerçeği ve hayatı küçülten insan kendisini acı-haz döngüsünün daha da temeline yerleştiriyor. Acıdan kaçıyor ve hazza gidiyor. Bu yaşamı daha da dramatikleştirirken insanın mutsuzluğu sonucunu üretiyor. Çünkü şeylere sahip olduğumuz anda ya zamanla cazibesini yitiriyor ya da hayallerdeki kadar cazip olmadığı görülüyor. Biz deneyimlediğimiz andan itibaren şeyler kendisini tüketmeye başlıyor. Bir dilim çikolatalı pasta başlangıçta çok lezizken ikinci dilim artık bu fikri sıradanlaştırıyor. Daha da ileri götürürsek ondan iğrenme noktasına kadar ulaşabiliyoruz. Acı veren şeyden uzaklaşıp hazzı arayan insan hayatında değerler yaratamıyor, derinleşemiyor. Başladığı şeyleri sonuçlandıracak azmi ve inancı, zorluklara göğüs germeyi göze almıyor. Bütün bu zevklerin ve acıların arasında soruyor : Hayatı gerçekte daha zevkli kılan nedir?

Eski Amerika uygarlıklarının yaratılış mitlerinden birinde tüm hayvanların en iyi taraflarını insanın yaratılış aşamasında ona verdiklerini ve daha sonra bu yaptıklarından nasıl pişmanlık duyduklarını anlatır. Kaplan tırnaklarının gücünü, kartal gözlerinin keskinliğini, baykuş karanlıkta görebilme yeteneğini verir insana fakat sonra onun içindeki büyük delikten endişe duyarlar. O delik, her şeyi içine çeken ve doymak bilmeyen bir kara deliktir. Her şeye sahip olmaya çalışan insan yine de neye sahip olmadığına takılıp kalır ve kendi sakinliğini bir türlü keşfedemez. Oysa gerçek mutsuzluk tatmini olmayan şeylerde tatmini aramaktır.

Eğer para olmasaydı mutluluğun ne olduğundan bahsetmek de daha kolay olabilirdi. Çünkü bugün insan neden mutsuz olduğu sorusuna para ile karşılık vermektedir. Oysa yapılan araştırmalar, bugün felç olan ya da lotodan büyük ikramiye kazanan iki insanı temel alarak şunu söylüyor: İki insanı üç yıl sonra yeniden ziyaret ettiğimizde görüyoruz ki ikisi de eşit derecede mutludurlar, ya da mutsuz.  Soğuktan saatlerce acı çekmişken üzerimize aldığımız montun kaşmir ya da orlon olması bir şeyi değiştirmiyor. Açlıktan saatlerce acı çekmişken kaşarlı kalamar ya da bir sandviç arasında bir fark görmüyoruz. Gerçekte ihtiyaç duyduğumuz nedir? Oysa bir süre sonra lüks de kendisini bir ihtiyaç olarak dayatabilir ve yokluğu bir acıya dönüşebilir oysa gerçekte buna olayları yorumlayış şeklimiz neden olur. Koşulları öyle yorumlayan zihnin kendisidir.

1972 yılında 17 yaşında babasının ölümüyle tahta geçen Bhutan kralına bir batılı gazeteci ülkesinin GSMH (Gayrisafi Milli Hasıla)’sini  soruyor. Genç kralın verdiği yanıt çok ilginç: Kral, ülkesinin GSMH’si ile ilgilenmediğini söylüyor. Benim ilgilendiğim ülkemin GSMM(Gayrisafi milli mutluluk)’sidir diyor. Sahip olmak ile olmak arasındaki farkın üzerinde durmak gerekir. Sahip olmak, olmaya engel değildir elbette ama neden de değildir. Oysa önemli olan önce insani değerlere sahip olmaktır. GSMH, bir ülkenin ne kadar ağaç kestiğinin ya da havayı ne kadar kirlettiğinin bir ölçüsünü verebilir ama çocukların zihinsel ve psikolojik sağlığını ya da devlet memurlarının ahlakını ölçebilecek bir ölçüt değildir.

Sahip olmakla ilgilenen ve bencilce hayatı ve gerçeği sadece kendisi ile ilgili şeyleri görerek küçülten insanın örneğine dönelim yeniden. Bencil insan, diğerlerine sadece olmalarını istediği şekilde yaklaşır, gerçeği kişiselleştirir. Olmasını istedikleri gibi değilse insanlar onun için acısının nedeni olurlar. Kaybetme korkusu, güvensizlik ve huzursuzluk bu adamın iç dünyasına hakim olur. Kazanmak ve biriktirmek için orada olduğu yanılsaması içindedir. Kendisiyle mutsuz ve bu ölçüde gergin bir insanı mutlu etmek imkansızdır. Masasının üzerinde duran kalem yere düştüğünde sinirlenir. Dışarıda çalışan inşaatçının gürültüsüne sinirlenir. Tüm bunlar sanki onu sinirlendirmek için yapılıyor gibidir. Oysa tüm bu olanların onunla hiçbir ilgisi yoktur. Selam vermeyen arkadaşının onu görmezden geldiğini düşünür, oysa belki de görmemişti. Ona gülümseyenin alay ettiğini, ona yardım etmeye çalışanın onu küçümsemeye çalıştığını düşünür. Gergin hali, olayları yorumlayış şekline dikkate değer bir etkide bulunur. Şeyler öyle olmasa da onunla ya da mutsuzluğu ile ilgili hale gelir. Yalnızlık sosyal bir varlık olan insan için anormal bir durumdur. Bu sebeple sadece kendisine odaklanan insan bundan ruhsal açıdan olumsuz etkilenecektir. Koşullar değişse de bazı kişiler mutlu olmak konusunda daha başarılıdır. Yapılan araştırmalar bu kişilerin ortak özelliklerinin sosyallikleri olduğunu gösteriyor. Bu elbette mutluluklarının nedeni değil, sadece bağlantılı bir bilgi ve belki de bir sonuç. Dünyaya karşı açık ve duygulu, boş ve alıcı olmanın bir uzantısı.

Büyük ve gösterişli binalar inşa ediyoruz. Medeniyetimizin göstergelerinden biri de artık amansız bir yarış içerisinde inşa edilen yüksek gökdelenler. Oysa belki bu binaları kendi iç dünyamızda inşa ediyor olmakta bu kadar önemli olabilir. Çünkü kendi içinde inşa etmeyen bir insanın yüzüncü kattaki lüks dairesinde arayacağı tek şey atlamak için bir pencere olacaktır.

Mutluluk için acıların engel olduğu düşünülür ve bu sadece kısmen doğrudur. Acı veren durumları ortadan kaldırırsak bu bizi mutlu olmaya götürmez. Sadece acıyı ortadan kaldırır, bir sıfır noktasıdır. Mutluluk için bir başlangıç yapmak gerekir. Çünkü az önce de belirttiğimiz gibi bu, temelde zihnin olaylara bakış açısını yansıtmaktadır. Mutluluk aktif bir durumdur, öznenin katkısını gerektirir. Acı da zevk de, olaylara, zamana, nesneye bağlı iken mutluluk öznenin kendisi tarafından inşa edilir ve muhafaza edilir. Mutluluk, acıyı yok ederek ortaya çıkarılamayacağı gibi acının varlığıyla da yok olmaz. Çünkü mutluluk acının ve hazzın üzerinde bir durumdur. Benim olaylara bakış açımla ilgilidir. Yüksek bir amaca sahipsem, yolumun üzerindeki zorlukları ve acıları da bu yüksek amaca bağlayabilirim. Tüm yenilgilerin, mücadelemde önemli bir yeri vardır. Böyle görmeye başladığımız andan itibaren mutluluk yaşamın bir karakteri haline dönüşür.

Aynı zamanda mutluluk bir amaç olursa bu da insanı kaygılı ve gergin bir hale dönüştürebilir. Tıpkı kuyruğunu kovalayan kedi hikayesinde olduğu gibi, o kovaladıkça kuyruk kaçar ama ne zaman onu kovalamayı bırakırsa o zaman kuyruk da kendiliğinden onu takip etmeye başlar. Üstelik kendi mutluluğumuzun peşinden koşmak bencilliği çağırdığı gibi, mutluluk sadece doğal bir yaşamın ürünü olarak kucaklanabilir. Bunda aslında fazlasıyla büyük amaçların eksikliği hissedilir. Kendi mutluluğu peşinde koşan kişi kaygılı ve sürekli kaybetme korkusu ile yine gerçeği küçültürken, bir başkasının mutluluğunu amaçlayan insan, uzaktan yaptığı bir cömertlikle, çıkar gözetmeksizin, takdir ya da minnet beklemeksizin kendi yarattığı atmosferin bir parçası olur. Çünkü tutkularımızı doyurduğumuzda bu aslında sonunda bizi de pek iyi bir halde bırakmazken başkalarının da mutsuzluğuna neden olur.

Prof. Dr. Martin Seligman’a göre üç çeşit mutluluk vardır: Keyif, bağlılık ve anlam mutluluğu. Keyif mutluluğu anların içerisinde ortaya çıkan olumlu duyguların ürünüyken, bağlılık mutluluğu odaklanmanın, parçası olmanın  ya da birlikte olmanın bir ürünüdür. Keyif mutluluğu ortaya çıktıktan sonra bir kare çizerek düşer ve yok olurken bu mutluluk çeşitleri içerisinde en uzun süre devam edeni anlam mutluluğudur. Bu bize büyük filozofların bahsettiği türde bir mutluluktur. Mutluluk ile olan bağı en güçlü olan şey anlamdır. Eylemin, sürecin, duygunun, zorluğun, yaşamın bir anlamı olması…

Bardak kırıldığında sinirlenen adam aslında gerçek ile yanılsamayı birbirine karıştırıyordur. Bununla hiçbir alakası yok gibi görünebilir ama sinirlenen adama şunu sormak gerekir : “Siz bardakların kırılmadığı bir dünyaya mı inanıyordunuz?” Felsefe işte bu noktada bize gerçek ile yanılsamayı ayırmak ve mutluluğu inşa etmek noktasında çok önemli araçlar sunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 37 yıl hapiste kaldıktan sonra suçsuzluğu anlaşılan ve 78 yaşında beraat eden Moorese Bickham’a ne hissettiği sorulduğunda cevabı şu oldu :

“ Bir dakikama bile üzülmüyorum. İnanılmaz bir tecrübeydi.”

Mutluluğu ölçmeye çalışacaksak, bu ölçütlerin içerisinde en iyilerinden biri şu sorudur:

“Hergün zamanınızı nasıl geçirdiğiniz hakkında ne hissediyorsunuz?”

Bu soru kişinin yaşama bağlılığını, ne ölçüde anlam inşa ettiğini, yaşamın gerçekte ne kadarına sahip olduğunu ya da ne kadarını dışladığını gösterir. Oysa hergün yaptığımız şeyler ne kadar da güzeldir. Çünkü bu hergün yaptığımız şeyler biziz, bizim yaşamımızdır. Rutin denilen şey, şeylerle ilgili değildir, zihnin onlara yüklediği anlamla ilgilidir. Bernard Shaw, bu konuyla ilgili şöyle söyler : “Bilge adam bir günde 100 mücize görürken, sıradan adam sıradan işlerden başka bir şey görmez”. Zorluk, şeylerle ilgili değildir, zihnin onlara yüklediği anlamla ilgilidir. Acı ve zevk, şeylerle ilgili değildir, zihnin onlara yüklediği anlamla ilgilidir. Tüm bunları bir araya getirecek, bütünleştirebilecek ve yönlendirebilecek olan da sadece anlamdır. Dışımızda olup biten her şeye bizim vermemiz gereken ya da yıkıntıların üzerinde inşa edilmesi  gereken ANLAM.

Kemal KARADAYI

Kaynakça :

ALAIN, Mutlu Olma Sanatı, Varlık Yayınları
Martin E.P.SELIGMAN, Öğrenilmiş İyimserlik, HYB Yayınları
Martin E.P.SELIGMAN, Gerçek Mutluluk, HYB Yayınları
R. TAGORE, Yaşamın Kavranışı, İzdüşüm Yayınları
Alain De BOTTON, Mutluluğun Mimarisi, Sel Yayıncılık

Paylaş

Bakmak İsteyebilirsiniz...

Mahabharat-kurukshetra-war-kauravas-pandavas

BÜYÜK İNSANIN ÖYKÜSÜ – MAHABHARATA

Mahabharata destanı, yüz bin fazla kıtayı içeren, dünyanın en büyük kitaplarından birisidir. Hint destanı olarak ...

Bir Cevap Yazın